Mesajları Göster
|
|
Sayfa: [1] 2 3 ... 5
|
|
1
|
Dini Konular / Akaid, Fıkıh, Tefsir / Fırka-i Nâciye'nin Saâdeti
|
: Eylül 06, 2008, 10:16:32 ÖS
|
|
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır: "Ümmetim benden sonra yetmiş üç fırkaya ayrılacak, bir fırka müstesna, diğerleri hep ateştedir. – Onlar kimlerdir Yâ Resulellah? Benim ve Ashâb'ımın yolunda olanlardır." (Ebu Dâvud) Bu bir fırka Resulullah Aleyhisselâm tarafından "Fırka-i Nâciye" yani "Kurtulmuş Fırka" lâkabıyla müşerref kılınmıştır. Bu kalpleri diri hakikat erleri, Resulullah Aleyhisselâm'ın, Ashâb-ı kiram'ın, Selef-i salihîn'in yolundan yürümüşler, sırat-ı müstakimden bir an bile ayrılmamışlardır. Bugüne kadar da bu âlî himmetleriyle Hakk yolunun sâliklerini bid'atçıların, ehl-i dalâletin iğvâ ve saptırmalarından korumuşlardır. Allah-u Teâlâ onların doğruluğunu bizzat kendisi rahmetiyle müminlere göstermiş, müminler de bu büyüklerden istifade etmişler, feyz almışlardır. Allah-u Teâlâ bu Nur sahipleri vekillere öyle büyük lütuflarda bulunmuş ki; onları zâtına çekmiş, onlara her şeyin en güzelini vermiş, onları takvânın en yüksek derecesine yükseltmiş, gönüllerini mârifet nurlarıyla nurlandırmıştır. Onlar da Allah-u Teâlâ'ya gönülden bağlanmışlar, hükmü Hakk'tan beklemişler, daima ilticâ hâlinde olmuşlar, fazl-ı ilâhî'ye ve feyz-i samedânî'ye bağlılık halinde bulunmuşlardır. Allah-u Teâlâ'nın tevfiki, onların refikidir. Tefrika ve çekişmelerden, muhalefet ve ihtilâflardan kurtuldukları için bütün mahlûkata şefkat ve merhamet nazarıyla bakarlar. Onların ilmi mükâşefât ve müşâhedât ilmidir, ilâhî ilhama dayanan bir ilimdir. Naklî ve aklî delillerle teyid olunmuştur. Onların hâl ve ahvallerini, ilim ve irfanlarını kelime ve kalıplara sığdırmak mümkün değildir. Onlar gerçekten Allah yolunu bulan kimselerdir. Gidişleri, gidişlerin en güzelidir. Gittikleri yol, yolların en doğrusu, ahlâkları ahlâkların en temizidir. Niçin? Çünkü onlar Habibullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in ahlâkı ile ahlâklanmışlar, tabiatıyla tabiatlanmışlar, onun boyası ile boyanmışlardır. Onlara düşmanlık eden veya haklarında suizan besleyen kimse, farkına bile varmadan helâk olur. Çünkü onların üzerine titreyen bir Allah-u Zülcelâl vardır. Onlar Hakk'ın yardımına ve desteğine mazhardırlar. Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır: "Onlar o kimselerdir ki, Allah imanı kalplerine yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir." (Mücâdele: 22) Onlar Allah-u Teâlâ'nın bütün emir ve nehiylerine dikkat ederler. "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" (Hûd: 112) Âyet-i kerime'si mucibince emir doğrultusunda istikamette yürürler. Beşeriyete güzel birer numune olurlar. Nasipdar olanlar onlardan numune alır, Hakk'ı ve hakikati bilir ve bulur. Bu fırka yok denecek kadar azdır, fakat gerçek müslümanlar da bunlardır. • Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurmaktadır: "Rabb'in dileseydi insanları tek bir ümmet yapardı, fakat onlar hâlâ ayrılıktadırlar. ANCAK RABB'İNİN RAHMETİNE NÂİL OLANLAR MÜSTESNÂDIR. (ONLAR BU İHTİLÂFIN DIŞINDA KALMIŞLARDIR.)" (Hûd: 118-119) Allah-u Teâlâ kime rahmet etmişse, ihtilâfa tefrikaya düşmemişlerdir. Âyet-i kerime'nin devamında ise şöyle buyuruluyor: "ESASEN ONLARI BUNUN İÇİN (RAHMET ETMEK İÇİN) YARATMIŞTIR. Rabb'inin: 'Andolsun ki ben cehennemi cinlerle ve insanlarla dolduracağım!' sözü tamamen yerine gelmiştir." (Hûd: 119) Onlar Allah ve Resul'üne dâvet ederler. Gönüllere Allah ve Resul'ünün muhabbetini sokmaya gayret ederler. İnsanları arındırıp rızâ yolunda birleştirmeye çalışırlar. Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde bu bir tâifeye işaret etmiş ve şöyle buyurmuştur: "Ümmetimden bir tâife, kıyamet kopuncaya kadar Allah'ın yardımı ile muzaffer olmakta devam edecek, muhalefette bulunanlar onlara zarar veremeyecektir." (Tirmizî) Ümmet-i Muhammed'in yetmiş üç fırkaya ayrılacağını beyan eden Hadis-i şerif mucibince, kurtulan o bir fırkanın içinde de Allah-u Teâlâ'nın vazifedar kıldığı kimseler vardır. Gerçek vazifedarlar her zaman için mevcuttur ve fakat fesad zamanında tamamen belli olacaktır. Eskiden âlim çoktu. Her biri vazifesini yapıyordu. Şimdi ise gerçek âlim yok oldu. Hakikati söyleyen ise pek azdır. Allah ve Resul'ünün yolundan gidenlere cennet vardır. Âyet-i kerime'lerde şöyle buyurulmaktadır: "Resul'üm! İman edip sâlih ameller işleyenleri, altlarından ırmaklar akan cennetlerle müjdele." (Bakara: 25) "İman edip de sâlih ameller işleyenler ise cennet halkıdırlar. Onlar orada ebedî kalacaklardır." (Bakara: 82) Hak ve hakikati tatbik edip, âmel-i saliha ile hakikate çağıran iman erlerinin mükâfatı ebedî bir hayatın, ebedî güzelliklere dönüşmesidir. • Şeytan ilâhî rahmetten tardolununca, Allah-u Teâlâ'dan kıyamete kadar kendisine mühlet verilmesini istemiş ve zannına göre şöyle demişti: "'Eğer kıyamet gününe kadar beni ertelersen, yemin ederim ki pek azı dışında onun neslini kendime bağlayacağım.' dedi." (İsrâ: 62) Zâtına isyan edenlere cezâlarını hemen vermeyen, hiçbir yaratığın herhangi bir dilek ve duâsını toptan reddetmek şânından olmayan Allah-u Teâlâ da dilediği bir hikmete binaen; muhalefet edilemeyen, karşı gelinemeyen meşiyeti ile onun bu isteğini kabul etti. "Sen mühlet verilenlerdensin." buyurdu. (A'râf: 15) Şeytan dileğinin kabul edildiğini gördükten sonra, insanları nasıl yoldan çıkaracağını itiraf ederek şöyle dedi: "Öyle ise beni azdırdığın için andolsun ki, ben de onları saptırmak için, senin doğru yolun üzerinde tuzak kuracağım." (A'râf: 16) "Ve sen onların çoklarını şükredenlerden bulamayacaksın." (A'râf: 17) Bu sözlerini kendi zannına göre söylemiş ve isabet de etmiştir. Nitekim bir Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır: "Andolsun ki İblis onların aleyhindeki zannını gerçekleştirdi. Müminlerden bir fırka hariç olmak üzere hepsi ona uydular." (Sebe: 20) Bu uymaları şeytanın gücünden değil, imansızlıklarındandır. Sayıları az da olsa sapıklığa karşı çıkan, şeytana ve nefsin arzularına muhalefet eden bir zümre her zaman için mevcuttur. Sapıklığı tercih edenlerin dışında şeytanın hiç kimseyi yoldan çıkaramayacağına dâir Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurmaktadır: "Bana varan doğru yol işte budur. Benim hâlis kullarım üzerinde senin bir nüfuzun olamaz. Ancak sana uyan azgınlar bunun dışındadır." (Hicr: 41-42) Bu Âyet-i kerime'lerden açıkça anlaşılıyor ki, Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in cehennemlik olduklarını haber verdiği bu "Yetmiş İki Fırka" şeytanın hizmetindedirler. Bu yetmiş iki fırkanın birine sapanların felâketlerini ve cehennemdeki azaplarını görüyoruz. O bir fırkanın da saâdet ve selâmetlerini görüyoruz. Bu ilâhî hükümleri görmüş oluyoruz. Kimi o bir fırkayı seçer, selâmete erer. Kimi o yetmiş iki fırkadan birini seçer felâkete düşer. Âyet-i kerime'lerde şöyle buyurulmaktadır: "Küfre varıp âyetlerimizi yalanlayanlar ise, cehennem ehlidirler. Onlar o ateşte ebedî kalacaklardır." (Bakara: 39) "Kötülük işleyip suçu kendisini kuşatmış olan kimseler, işte bunlar cehennemliktirler. Onlar orada ebedî kalacaklardır." (Bakara: 81) Kendilerine hak ve hakikat hatırlatıldığı, kötülük yerine iyiliğe, doğruluğa, sâlih amellere çağrıldığı halde, nefsin galebe çalması sonucu ebedî hayatını mahvedenlere de cehennem vardır.
|
|
|
|
|
2
|
Dini Konular / Akaid, Fıkıh, Tefsir / Akaid, Fıkıh ve Tefsir ne demektir
|
: Eylül 06, 2008, 10:14:47 ÖS
|
|
AKAİDİN TANIMI
Akait, akîde kelimesinin çoğuludur. Akîde, akd kökünden türemiştir. Akd ise düğümlemek, bağlamak anlamına gelir. Buna göre akide, bağlanılan, sağlam bir şekilde inanılan, düğüm atmışçasına kesinlikle gönülden kabul edilen şey anlamını taşır.
İtikad kelimesi de akd kökünden türemiş olup kalpten bağlanma, kesin olarak karar verme, inanma anlamına gelir.
Terim olarak akait, İslâm dininde inanılması ve kalben kabul edilmesi gereken konulara verilen addır. "Akait" terimiyle kastedilen, iman esaslarıdır. Akait ilmi denilince akla, iman esaslarından bahseden ilim gelir.
Fıkıh nedir
Bunun sözlük mânâsı, söz ve fiillerin amaçlarını kavrayacak şekilde keskin derin anlayıştır. Şu âyet ve hadis'lerde geçen ve bu kökten türemiş olan kelimeler böyle bir anlamda kullanılmıştır: "And olsun ki biz, cehennem için de bir çok insan ve cin yarattık. Onların kalbleri vardır, ama anlamazlar; gözleri vardır, ama görmezler; kulakları vardır, ama işitmezler, işte bunlar hayvanlar gibi, hattâ daha da sapıktırlar, işte bunlar gafillerin ta kendileridir." (A'raf:179) "Bunlara ne oluyor ki hiç bir sözü anlamaya yanaşmıyorlar."(Nisa:78) "Allah, kime hayır murad ederse onu din'de fakih kılar." (Buhari; İlim,10-13)
İşte bu, fıkh'ın sözlük mânâsıdır. İstilahî mânâsı da, bu mânânın pek dışına çıkmaz; gerçi bir özellik taşır ve şöyle tarif edilebilir: Fıkıh, şer'î-amelî hükümleri, tafsîlî (ayrı ayrı) delillerine dayanarak bilmektir. Buna göre fıkıh ilminin konusu iki kısımdan ibarettir:
1) Şer'î-amelî hükümleri bilmek. Dolayısıyla Allah'ın birliğini, Peygamberlerin gönderilişim ve Tann'dan aldıklarını tebliğ etmeleri gerektiğini, âhiret gününü ve bu günle ilgili şeyleri bilmek gibi itikadı hükümler, Fıkh'm istilahî mânâsına dahil değildir.
2) Her hükmün tafsîlî delillerini bilmek. Meselâ; "Selem" (Para peşin mal veresiye olmak üzere yapılan alım satım akdine "Selem akdi" denilir. (Çev.) Selem akdiyle bir satıştan söz edilirse, paranın akit zamanı teslim edilmesi gerekir diyebilmek için buna dair Kitab, Sünnet ve Sahabîlerin fetvalarından bir delil getirmek icab eder. Faizin azı da çoğu da haramdır deyince, buna dair de Kitab'tan bir delil zikretmek lazım gelir. Bu konuda ana paradan fazla olan herşey faizdir deniliyorsa, delil olarak; "Eğer tevbe ederseniz ana paranız sizindir, böylece hem haksızlık etmemiş, hem de haksızlığa uğramamış olursunuz." (Bakara:279) âyetini okumak gerekir. Haksız yere insanların mallarını yemenin haram olduğunu anlatan kimse; "Mallarınızı, aranızda haksız yere yemeyin..."(Nisa:29) âyetini sözüne eklemelidir. Demek ki fıkıh ilminin konusu, helal, haram, mekruh ve vâcib olma yönünden insanların işlerine ait hükümler ve bunların dayandığı delillerdir.
Tefsir Nedir?
Tefsir ise Kur’an-ı Kerim’i dogru bir şekilde açıklamak ve yorumlamaktır..Tabi usulünce...
|
|
|
|
|
3
|
Dini Konular / Akaid, Fıkıh, Tefsir / Allahın Nurları
|
: Eylül 06, 2008, 10:13:49 ÖS
|
|
Günümüzde islam öğretisinde neredeyse hiç deyinilmeyen konulardan biriside Allah’ın nurlarıdır..Nurlar Allah Teala tarafından insana gönderilen ve insanın üzerinde pozitif etki vücuda getiren enerjilerdir..Bir insanın Allah’ın nurlarına sahip olmadan cennete girebilmesi mümkün deyildir..Çünkü Allah’ın nurları insanın nefsi üzerinde arındırıcı bir özelliğe sahiptir..Cennet ise sadece arınmış nefslerin mekanı olduğu için Allah’ın nurları cennete girmemizin anahtarıdır..
Peki ama Allah’ın nurları nasıldır?AllahTeala’nın nurları Rahmet, fazıl ve salavat nurları olmak üzere 3 tanedir..Allah’ın insana verdiği ilk nur rahmet nurudur..Allah bu nuru sadece Allah’a ulaşmayı dileyenlerin kalbine indirir..Rahmet nuru insanın günahlarını siler ve nefsin kalbini Allah’a yöneltir..Bundan sonra nefsin kalbi Allah’a dönük olduğu için Allah’tan gelen nurları içine alabilecektir..Allah Teala nurlarını Rahmet-Fazıl ve Rahmet-Salavat olamak üzere insanın kalbine ikişer ikişer gönderir..Ama nurların kalbe girebilmesi için, insanın göğsünden kalbine bir yol açıklması gereklidir..İnsan Allah’a ulaşmayı dilediği anda Allah insanın göğsünü yarar ve böylece insanın göğsüne indirdiği nurlar kalbe ulaşır..
Allah Teala En’am 125’te şöyle buyurmaktadır: Allah kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü yarar ve Allah’a teslime açar..Buradaki göğüs yarma işlemi, nurların kalbe girebilmesi için göğüsten kalbe bir yolmak şeklindedir..
Allah bunu Zümer 22. ayetinde bildriyor:Allah kimin göğsünü islam için yarmışsa, artık o Rabbinden bir nur üzere olur.Allah’ın zikirsizliğinden kalpleri kasiyet bağlayanların vay haline..İşte onlar apaçık dalalettedirler..
Bir sonraki ayette Allah nurlarını insanın kalbine ikişer ikişer indirdiğini bildiriyor..Zümer 23: Allah ihdas ettiği nurların ahsen olanlarını ikişer ikişer kitaba benzer olarak indirdi..Rablerinden huşu duyanların ciltleri ondan ürperir..Sonra onların ciltleri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar,sukunet bulur..İşte bu Allah’ın hidayetidir..Dilediğini onunla hidayete erdirir..Ve Allah kimi dalalette bırakırsa, artık onun için bir hidayetçi yoktur..
Allah Teala kişi zikir yaptığı sürece, kişinin kalbine rahmet , salavat nurlarını indirir..Rahmet nuru ile kişi rahmetlenir..Yani günahlerı silinir..fazıl nuru ile kişi fazilet sahibi olur..salavar nurununda birikmesiyle nefsimizin kalbi % 51 aydınlandığı vakit, artık ruhumuz Allah’a ulaşır ve teslim olur..İşte bu hidayete ermektir..Yalnız şunu bilmemiz lazım ki, Allah nurlarını sadece zikir yaptığımız zaman indirir..
Hadid 16:Amenu olanların kalplerinde Allah’ın zikri ile ve bu zikirle haktan inen şeyle huşuya ulaşmak zamanı gelmedi mi? <H3 style="MARGIN: 12pt 0cm 3pt">Allah’ın nurları nefsimizin kalbine gelerek bizi yavaş yavaş günah işleyen bir insanken, günah işlemeyen bir insan yapar..Ve böylece hidayete ereriz..Allah Teala’nın bu nurlarının çok önemli bir özelliği daha vardır..Bu nurlar nefsimizin kalbini temizleyip, bizi Allah’a ulaştırırken, aynı zamanda bizim Allah’ın emirlerini sevmemizi mümkün kılar..Çünkü Allah’ın nurlarında erdirici özellik vardır..
|
|
|
|
|
4
|
Dini Konular / Ayet & Hadis / Fâtiha Sûresinin Lisan-ı Hali
|
: Eylül 06, 2008, 10:11:10 ÖS
|
|
1- Fâtiha önsözdür, Kur'an'ın mukaddimesidir. Vahye açılan kapıdır. Başlangıçtır Fatiha, anahtardır, giriş, sunuş ve sonuçtur. Dilekçedir, duadır, sözleşme, anlaşma ve antlaşmadır, Rab'la kulun diyalogudur.
2- Fâtiha suresi, tüm özellik ve güzellikleriyle, Kur'an'ın özetidir. Hz. Ali der ki: "İlimler hazinesi Kur'an, Fatiha suresinde; Fatiha da besmelede özetlenmiştir."
3- İnsan, cin ve meleklerin, canlı cansız tüm âlemlerin Rabbi Allah da, ey küçük âlem olan insan, senin Rabbin kim? Düşünce ve davranışlarında seni yönetip terbiye eden kim?
4- Bu sure ile Rabbimiz, bizim kendisini nasıl övüp şükredeceğimizi, dua edeceğimizi öğretmiştir. Öyleyse Fatiha'yı dualarımızın başında ve sonunda dilimizden eksik etmeyelim.
5- Tüm övme ve övülmeler Allah'a hastır. O'nun nizamının hakkıdır tüm övme ve övülmeler. Peki nasıl olur da hamdi, övgüyü sadece Allah'a has kılan bir mü'min, söz ve davranışlarıyla Allah'ın nizamından başka herhangi bir düzeni, bir düşünceyi, bir sistemi övüp medhedebilir?
6- Dingününde, yani kıyamet gününde güven içerisinde olmak istiyorsan, dingününün sahibi olan Allah'ın dininden hiç ayrılma. Ne yaparsan yap, yaptığının karşılığını göreceksin o günde.
7- Kulluk; ibadet, boyun eğmek, bağlanmak demektir. Peki ey müslüman, tüm hareket ve davranışlarında sen kime bağlısın, kime boyun eğiyor ve kime kulluk ediyorsun? Şayet Allah'ın emirleri doğrultusunda, Allah içinse tüm yaptıkların, gerçek bir kulsun sen. Değilse...
8- Allah'ın yardımı olmadan, layıkıyla O'na ibadet de edemeyiz. O'nun yardımına layık olmak ise kul olmaya bağlıdır. Kul olmayanlara, gerektiği gibi kulluk yapmayanlara gelmez Allah'ın yardımı.
9- Müslüman da olsa her insan yanılabilir, yoldan çıkabilir. Onun için sürekli sırat-ı müstakimi, yolların en doğrusunu Allah'tan istemeli ve o yolda devamlı kalmayı dilemeliyiz.
10- Dosdoğru yola ulaştıran düstur, içerisinde hiç şek şüphe olmayan ve muttakiler için hidayet rehberi olan Kur'an'dır. Sırat-ı müstakim, ancak Kur'an'a sarılmakta ve onu yaşamakta-dır. Cennetin yolu sırat-ı müstakimde olmaya; sırat-ı müstakimde olmak ise, salih amellerin adamı olmaya bağlıdır.
11- Bunca günah ve hatalarımız, bizde Rabbimizde istemeye yüz bırakmamıştır. Onun için biz de başta peygamberler olmak üzere ümmet olarak "biz" diye dua ettik. Ümmet dini olan İslam'da ben-sen yok, biz; fertler yok, cemaat vardır. Öyleyse her Fatiha okuyuşumuzda ümmetin bir ferdi, islam'ı yaşama ve yaşatma konusunda İslam'ın bir şubesi olduğumuzu unutmayalım.
12- Peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihler kendilerine nimet verilenlerdir. Öyleyse onların yolunda, onları örnek alarak nimetlere ehil kişiler olmaya gayret etmeliyiz. Şu geçici dünyada bunca nimetler içerisinde yüzen kâfirler bizi aldatmasın. O nimetler geçicidir, cennet nimetleriyle karşılaştırma bile yapılamaz. Onların ahiret nimetlerinden alacakları hiçbir şey yoktur.
13- Allah'ın lanet ve gazabına uğramış, azabını haketmiş tüm lanetlilerin gidişat ve yollarından uzak duralım, sonra da Fatiha'yı okuyalım. Lanetlenmiş yollarda yolumuzu kaybettiğimiz durumda Fatiha okumak anlamsızdır.
14- Müslüman! Her Fatiha'yı okuyuşunda Rabbinin huzurunda durduğunu, Rabbinle konuştuğunu ve Rabbinden istediğini unutma. O'na yaraşır kul olmaya çalış.
15- "Fâtiha'sız namaz olmaz" hadisine göre namazda Fatiha okumak vaciptir. Hanefiliğin dışındaki diğer mezheplere göre ise farzdır. Buna göre bir günde 40 rekâtlık namazda kırk kere Fatiha'yı tekrarlıyoruz. Namaz bizi hazırlayan, yetiştiren mektep olduğuna/olması gerektiğine göre, Fatiha'sız namaz; namazsız da hayat olmaz. Aslında tekrar sanılan bu her bir okuyuş, bizi değişik bir açıdan hesaba çeken bir uyarıdır. Fatiha'ya uymayan her yanlış söz ve davranıştan uzaklaşmak için yeni bir alarm ve ikazdır.
|
|
|
|
|
5
|
Dini Konular / Ayet & Hadis / Besmelenin fazileti
|
: Eylül 06, 2008, 10:09:56 ÖS
|
|
Saliha bir kadının, münafık ve cahil bir kocası vardı. Bu kadın " Bismillahirrahmanirrahim " diye besmele çekmeden, hiçbir işine başlamazdı. Kocası,onun bu haline kızar, kadıncağıza yapmadığı eziyeti bırakmazdı. O saliha kadın ise, kocasının eza ve cefalarına sabreder ve onun doğru yola gelmesi için ALLAH'a dua ederdi. Bir gün, kadının kocası iyice öfkelenmişti..Karısına yapacağı eziyet ve kötülük için bir bahane arıyor ve kendi kendine : " Şuna bir oyun çevireyim de görsün; bakalım onu rezil olmaktan kim kurtaracak ? " diye söylenip duruyordu. Başkalarına açıkça söyleyemediği inkarcılığı,artık bütün çirkinliğiyle,içinde dolup taşmıştı. Hanımını çağırdı,ona bir kese altın vererek : - Bunu iyi sakla !!! diye tembih etti. Kadında kocasının emri üzerine hemen gitti,besmeleyi çekerek keseyi iyice sakladı. Bu arada kocası da onu gizlice takip ediyordu. Sonra karısının haberi olmadan keseyi, karısının sakladığı yerden aldı. İçindeki altınları boşaltarak, keseyi derin bir kuyuya attı. Aradan çok geçmeden karısını çağırdı ve : - Sana verdiğim bir kese altını hemen getir. dedi. Kadın koştu, keseyi sakladığı yere, " Bismillahirrahmanirrahim " diyerek elini uzattı. Tam o anda, ALLAHu Tealanın emriyle, kese kadının sakladığı yerde içindeki altınlarla beraber aynen duruyordu. Islanan keseden suları damlıyordu. Kadın kesenin neden ıslak olduğunu anlayamadı ve keseyi kocasına getirdi. Adam içi altınla dolu keseyi görünce çok şaşırdı ve karısının söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu anladı. Sonra karısına ; - Sana çok zulmettim, çok canını yaktım, beni affet, diye yalvarmaya başladı. ALLAH'a tevbe ve istiğfar etti. İbadetlerine bağlı bir insan oldu. O günden sonra dua ve yakarışlarında hep şöyle derdi ; - Ya Rabbi ! Bana dünyam ve ahiretim için hayırlı, Saliha bir kadını eş olarak verdiğin için, sana hakkıyla şükretmekten acizdim, beni affet Alah'ım... O saliha kadın ise ; - Ya Rabbi ! Sana şükürler olsun ki, duamı kabul edip kocamı salihlerden eyledin, diye dua ediyordu.
|
|
|
|
|
6
|
Dini Konular / Ayet & Hadis / Şimdi oku, kabirde okuyamazsın
|
: Eylül 06, 2008, 10:09:26 ÖS
|
|
“Ey iman edenler! Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir topluluğu dost edinmeyin.”(Mümtehine:13)
Onların dostluklarına tutunmayın, hiçbir şeylerine heves edip yönelmeyin. Allah-u Teala’nın emri ve hükmü: “Onları dost edinmeyin.”dir. Bir Ayet-i kerime’de de şöyle buyuruluyor:
“Şüphesiz ki kafirler sizin apaçık düşmanınızdır.”(Nisa:101)
Ehl-i küfür hiçbir zaman Müslümanlara olan düşmanlıklarından vazgeçmezler. Nitekim Allah-u Teala Ayet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Eğer onların güçleri yetse, sizi dininizden dönünceye kadar size karşı savaşa devam ederler.”(Bakara:217)
Bu ilahi buyruk, kafirlerin Müslümanlara düşmanlıkta ne kadar ileri gittiklerini, batıl inançlarında ne derce katı davrandıklarını, düşmanlıklarının sürekliliğini bildirmekte, Müslümanları dinlerinden çevirmedikleri sürece bu savaşlara ara vermeyeceklerini beyan etmektedir. Güçleri yetse, bundan hiç de geri kalmazlar.
“Sizden her kim dininden döner ve kafir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da ahirette de boşa gitmiştir. Onlar cehenlemliktirler ve orada ebedi kalırlar.”(Bakara:217)
Çünkü kafir olarak ölmüşlerdir. Mürted olmak suretiyle dünyada Müslümanların sahip oldukları imkanlardan, ahirette de sevaptan mahrum kalırlar. Cehennemden asla çıkmayacaklardır. İLAHİ HÜKÜM(10) Allah-u Teala gayr-i Müslimlerin Müslümanlara karşı takındıkları tavrı Ayet-i kerime’sinde haber vermektedir:
“Kitap ehlinden olan kafirler de müşrikler de size Rabbinizden bir hayır inmesini istemezler.”(Bakara:105)
Yahudi, Hıristiyan ve putperest kafirler sizi kıskandıkları ve kin kustukları için Rabbiniz tarafından size bir iyilik dokunmasını, öne geçmenizi, yükselmenizi istemezler. Diğer bir Ayet-i kerime’sinde Allah-u Teala onların durumlarını açıklayarak şöyle buyurmuştur:
“Size bir iyilik dokunursa bu onları üzer. Başınıza bir müsibet gelse buna da sevinirler.”(Al-i imran:120)
Müslümanlar Allah-u Teala’nın yardımıyla güçlenir, zaferler kazanırlarsa onlar bundan hoşlanmazlar. Bir bozgun ile karşılaşırlarsa, bundan dolayı da son derece sevinç duyarlar. Bu ise düşmanlığın en ileri derecesidir.
“Eğer sabreder Allah’tan korkarsanız, onların hilesi size hiçbir zaman zarar veremez. Şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.”(Al-i imran:120)
Bütün bunlara karşı Müslümanların vazifesi sabır ve takvadır. Eğer Müslümanlar Allah-u Teala’ya itaat etmekte sabreder, yasaklarından iyice korunurlarsa, o kafirlerin ve münafıkların hile ve entrikalarının hiçbir zararını görmezler. Diğer bir Ayet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Müminler yalnız Allah’a güvenip bağlansınlar.”(Tevbe:51)
İLAHİ HÜKÜM(11) Allah-u Teala Ayet-i kerime sinde Müslümanların dışında kalan kafir yada münafıklardan herhangi bir kimseyi dost edinmeyi açık olarak yasaklamakta ve şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Sizden olmayan kimseleri sakın sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar.”(Al-i imran:118)
İslam dışında ki bütün din mensupları, inkarcı ateistler ve münafıklar da bu Ayet-i kerime’nin kapsamına girmektedir. Bu gibi kimseler İslam’a daima karşıdırlar ve Müslümanlara sıkıntı ve zorluk verecek her şeyi arzu ederler.
“Onlar size sıkıntı verecek şeyleri isteyip dururlar. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinin gizledikleri ise daha büyüktür.”(Al-i imran:118)
Sinelerinde gizledikleri ise açıkladıklarından çok daha fazladır, düşmanlıkları yüzlerinden okunur. İslam’a ve Müslümanlara karşı gizledikleri kini aklı başında herkes anlaya bilir. Bu bakımdan Ayet-i kerime’nin sonunda şöyle buyurulmaktadır:
“Eğer düşünürseniz, ayetleri size açıklamış bulunuyoruz.”(Al-i imran: 118)
|
|
|
|
|
7
|
Dini Konular / Ayet & Hadis / Ahir zaman hadisleri
|
: Eylül 06, 2008, 10:08:35 ÖS
|
|
• İnsanların başına bir zaman gelecek ki, onlardan faiz yemeyen kalmayacak, yemese bile tozu onlara bulaşacaktır.
• Birçok kişi, az bir dünyalık karşılığında dinini feda edecek.
• Kazanç, belirli kişiler arasında dolaşacak, dar gelirliler açlık ve sıkıntıya düşecek.
• Kabirler süslenecek ve Kur'an, kazanç getiren bir meta hâline gelecek...
• Fitne her eve girecek ve tecrübesiz gençler başa geçecekler.
• Kur’an’dan bir resim, İslâm'dan bir isim, Müslüman'dan bir cisim kalacak.
• Üç şey çok kıymetlenecek; Helâl para, kendisiyle amel edilen sünnet ve candan bir dost.
• Ecnebiler çoğalacak ve Müslümanlara galebe edecekler.
• Sonradan gelen nesiller, önceden gelenlere sövüp sayacaklar.
• Mihnet, belâ, musibet artacak, rahat ve huzur kalmayacak, kimse eliyle bunları önleyemeyecek.
• Bir Müslüman, koyundan daha âciz olacak, hor ve hakîr görülecek.
• İlim azalacak, cehalet, anarşi ve cinayetler artacak, adam öldürmek, hafif bir suç sayılacak.
•Hilesiz iş yapılamayacak, tacirler ve yazarlar artacak kalem bollaşacak.
• Kişi, elbisesini sakındığı kadar dinini sakınmayacak ve fakirler de namaz kılmayacak.
• Akrabalık bağlan kopacak ve selâm, sadece tanıdık olanlara verilecek.
• Zenginler ticaret için, hafızlar riya ve gösteriş için hacca gidecekler.
• Büyükleri merhametsiz, küçükleri hürmetsiz olacak çocukları terbiye, köpekleri terbiyeden daha zor olacak.
• İnsanlar, kötülüklerden birbirlerini sakındırmayacaklar ve iyiliği emretmeyecekler.
• Minareler çoğalacak, camiler süslenip ziynetleşecek (kilise ve havralar gibi) ve içlerinden yüksek sesler gelecek.
• Hainlere emin, emin olanlara hain denilecek ve “şurada emin bir insan vardır” denilecek kadar emin insan sayısı azalacak.
• Kişiye, şerrinden korkulduğu için ikramda bulunulacak. Görünüşte dost fakat esasında düşman insan sayısı artacak, sözler hep yalan ve birbirine muhalif olacak, amir ve memur çok, doğru iş yapan az olacak.
• Yıldızlar (fal) doğrulanacak ve kader yalanlanacak.
• Allahü Teâlâ (C.C.) apaçık inkâr edilecek.
• Âlicenaplık, izzet-ikram ve cömertlik duyguları kaybolacak ve haklar para karşılığında satılır hâle gelecek.
• Cemaatin inancı zayıf, ibadeti taklit olacak, hafızlar çok, ama âlim bulunmayacak.
• Zenginlere itibar edilecek, cimrilik artacak, zekât ağır bir borç olarak kabul edilecek.
• Âlimler, para ve dünyalık karşılığında ilim öğretecek, âhiret ameli ile dünyalık talep edecekler.
• Dinden gayrı hususlar için öğrenim yapılacak.
• Erkekler kendilerini kadınlara, kadınlar da erkeklere benzetecekler.
• Erkekler erkeklerle, kadınlar kadınlarla münasebetsiz alâkalar kuracak.
• Her tarafta şarkıcı ve çalgıcı kadınlar zuhur edecek.
• Söz kadınlarda olacak ve zina yaygınlaşacak.
• Kadınlar, saçları deve hörgücü gibi, sokaklarda dolaşacaklar.
• Haram işlemeyi kolaylaştıran imkânlar artacak, gençler günah işlemeye ve kötülük yapmaya çok meyledecekler.
• İmanı kalpte tutmak, kor ateşi elde tutmak kadar zor olacak, kişi gece mü'min yatacak, sabah kâfir olarak kalkacak veya bunun tersi olacak.
• Dünya işlerine dalınıp âhiret unutulacak, Allah'ın kitabıyla hükmetmek, ayıp sayılacak.
• Büyük ve gösterişli binalar yapılacak ve bunlardan dolayı sokaklar daralacak.
• Yırtıcı hayvanların derileri tabaklanarak çeşitli giyim eşyası yapılacak. (Kürk, manto ve benzeri...)
• Sabah giyilen elbise başka, akşam giyilen elbise başka olacak. Önünüze yemeklerden birisi gelip diğeri gidecek ve Kabe'nin örtüldüğü gibi, evlerinizin duvarları halılarla süslenecek.
• Ümmetimin erkekleri şişmanlayacak ve semizleşecekler.
• Dedikodu, yaygın bir hâl alacak.
• Herkes “kazanamadığından ve geçinemediğinden” şikâyetçi olacak.
• Yalancı şahitlik ve boşanmalar artacak, ani ölümler sık görülecek.
• Mal çoğalıp sel gibi akacak, mal sahibi malına tapacak ve tüccarların çoğu hilekâr olacak.
• Kişi, karısına itaat edip anasına âsi olacak ve arkadaşına yaklaşıp babasından uzaklaşacak.
• Gönüller birbirini sevmez olacak, dinde ve dünyalık işlerde muhtelif görüşler belirecek, kardeşler bile dinde ve mezhebe ihtilâf edecekler.
• İmar edilen şeyler harap edilecek, harap olanlar ise imar edilecek.
• Fâsıklar başa geçecek ve konuşmasını bilmeyenler halka hitab edecekler.
• Arap arazisinin çölleri, nehirlere ve yeşilliklere kavuşacak.
• Köylüler şehirlere akın edecek ve ne idüğü belirsiz deve çobanları, bina yaptırmakta birbirleriyle yarışacaklar.
• Faize alış-veriş, rüşvete hediye denecek, tefecilik artacak, helal-haram unutulacak, para gelsin de nerden gelirse gelsin denilecek.
• Zaman kısalacak. Bir sene bir ay gibi, bir ay bir hafta gibi, bir hafta bir gün gibi geçecek, bir günün geçmesi ise bir yaprağın yanması kadar çabuklaşacak, hiçbir şeyde bereket kalmayacak
|
|
|
|
|
8
|
Dini Konular / Ayet & Hadis / Peygamberimizin 2 nurlu duası
|
: Eylül 06, 2008, 10:07:55 ÖS
|
|
1- “Allahım, kalbimi nurlandır, gözümü nurlandır, kulağımı nurlandır. Sağımı nurlandır, solumu nurlandır. Üstümü nurlandır, altımı nurlandır. Önümü nurlandır, arkamı nurlandır. Nurumu azim kıl .”
Hz. Peygamber (s.a.s), Cevşen isimli meşhur münacatının bir bölümünde Allah’a şöyle yalvarır:
2- “Ey nurların nuru -Ey nura nur veren -Ey nuru şekillendiren -Ey nuru yaratan -Ey nurun mukaddiri -Ey nurun müdebbiri -Ey her nurdan önce gelen -Ey her nurdan sonra yine var olan -Ey her nurun fevkinde bulunan -Ey kendisine denk bir nur bulunmayan. -Ey kendisinden başka ilâh olmayan! Seni bütün noksanlardan tenzih ederim. El-aman el-aman. Bizi cehennem ateşinden koru!” (Amin)
|
|
|
|
|
9
|
Dini Konular / Ayet & Hadis / kardeşinin derdine sevinme
|
: Eylül 06, 2008, 10:06:50 ÖS
|
|
Allah Rasulü Hazret-i Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki : Kardeşinin derdine sevinip gülme, sonra Allah ona merhamet eder de, seni onun sahip olduğu dertle müptela kılar. (Tirmizi, Kıyame 54)Kardeşinin derdine sevinip gülme, sonra Allah ona merhamet eder de, seni onun sahip olduğu dertle müptela kılar. (Tirmizi, Kıyame 54)[ İnsanlar sizlere ilimden sormaya devam ederken şunu demeye kadar gelirler: "Anladık, Allah herşeyin yaratıcısıdır, pekiyi Allah'ın yaratıcısı kimdir?" Bunu söyledikleri zaman siz: "Allah birdir, Allah sameddir (ne bir yaratıcıya ne de bir başka şeye muhtaç değildir), doğurmadı, doğurulmadı da. O'nun bir dengi de yoktur" deyin, sonra solunuza üç kere tükürüp istiâze ile şeytandan Allah'a sığının. (Ebu Davud, Sünnet 19) Kim muktedir olduğu halde tevazu maksadıyla (Allah için) (kıymetli) elbise giymeyi terkederse, Allah kıyamet günü, onu mahlukatın başları üstüne çağırır ve dilediği iman elbisesini giymekte onu muhayyer bırakır. (Tirmizi, Kıyamet 40) ]Sakın sizin biriniz silâhını (teşhîr edip de) din kardeşine işâret etmesin! Çünkü işâret eden kimse bilmez ki, belki şeytan eline hız verir de (din kardeşini vurur); bu sûretle Cehennem`den bir çukura yuvarlanır. (Buhari, 2116) Namazda uykusu kendisine galebe çalan varsın uyusun. Hatta uykusunu iyice alsın. Çünkü kişi uykulu olarak namaz kıldığında istiğfar mı ediyor, kendisine beddua mı ediyor bilemez. (Müslim, 786) ]Sizden birisi namaza durduğu zaman şeytan ona gelir ve onu şaşırtıp yanlışlığa düşürmeye çabalar, hatta kişi ne kadar kıldığını bile unutuverir. Sizden birisi bu hale düşerse oturur halde iki secde yapsın. (Buhari, 1175) Sizden birisi namaz kıldığında hakikatte Rabbiyle konuşmaktadır. Öyleyse nasıl konuştuğuna dikkat etsin. (Hakim, Mustedrek Canım elinde olan zata yemin olsun ki, safların arasındaki boşluklarda şeytanı siyah bir koyun gibi dolaşırken görüyorum. (Ebu Davud, Sizden birisini ailesinin yanına dönmekten alıkoyan sadece beklediği namaz olursa, beklediği sürece namazda sayılır. (Buhari Namaza gelirken koşmayın. Vakur bir şekilde yürüyün. Yetişebildiğinizi kılar, yetişemediğinizi tamamlarsınız. (Nesai, Her kim abdeste başlarken Allah'ın adını anmaz ise onun abdesti yoktur. (Ebu Davud, Sıkılık huyundan kaçının. Zira sizden önce gelip geçenler bu huy yüzünden helâk oldular. Şöyle ki: Bu huy onlara cimrilik emretti, onlar hemen cimrileşiverdiler, sıla-ı rahmi kesmelerini emretti, hemen sıla-ı rahmi kestiler, doğru yoldan çıkmayı (fücur) emretti, hemen doğru yoldan çıktılar. (Ebu Davud, Zekat Allah sizden üç hususta razı olur ve üç hususta da size gazap eder. Sizin kendisine ibadet edip ona hiçbir ortak koşmamanıza; toptan Kur'an-ı Kerim'e yapış*manıza ve Allah'ın başınıza geçirdiği kişilere itaat etmeni*ze razı olur. Dedikodu yapmanıza, malınızı gereksiz yerle*re harcamanıza ve çok soru sormanıza da gazab eder. (Müslim, Akdiye Mü'min cennete kavuşuncaya kadar, kulağına gelen hayırlı söz ve hikmete doymaz. (Tirmizi, İlm Kıyamet günü üç grup insan şefaat eder: peygamberler, sonra alimler, sonra da şehitler.
|
|
|
|
|
10
|
Dini Konular / Ayet & Hadis / Yunus Suresi 61. ayet
|
: Eylül 06, 2008, 10:06:08 ÖS
|
|
Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kur'an'dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, Biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın. (Yunus Suresi, 61)
Bu yazıyı bir siteden alıntı yaptım, konunun bizlere anlatılma amacı sadece insanlara neden mutsuz olduklarını, hangi samimiyetsizliklerin kendilerine azap olarak geri döndüğünü, dünyada ve ahirette kendilerini ne gibi tehlikelerin beklediğini anlatmak değil, herşeyden önce onlara bu ruh halinden kurtulmanın, samimiyeti kazanmanın yollarını göstermek olarak yazıyordu.
Dünyadaki Gizli Azapların Çözümü Allah'a ve kadere iman etmektir...
Herkes bilmelidir ki, bu sıkıntılı ruh halinden kurtulmak, dünyada ve ahirette rahat, huzurlu ve mutlu bir yaşam sürmek aslında son derece kolaydır. Üstelik bu akılcı ve doğru olandır.
Bunun için herşeyden önce, iman ehli de olsa, kişinin 'gerçek dindar' olmaya, samimi olarak niyet etmesi gerekmektedir. Allah Kuran'da salih müminlerin özelliklerini tarif etmiştir. 'Salih mümin' ahlakı bir tanedir. Allah bu ahlakı yaşayan bir insanın dünyada ve ahirette kurtuluş bulacağını vaat etmiştir. Bunun için ise kişinin öncelikle, meydana gelen her olayın, her işin Allah'ın izniyle ve Allah'ın kontrolünde gerçekleştiğini unutmaması gerekmektedir. Bu, son derece önemli bir gerçektir. Bunu bilmek ve her an bu bilinçle hareket etmek, insanın dünyadaki gizli azaplardan kurtulmasının en önemli yollarından biridir. Bunu bilen, bunu tam anlamıyla kavrayan bir insan başına her ne gelirse gelsin, olaylar ne kadar olumsuz gözükürse gözüksün, bunun aslında kendisi için hayırlı olduğunu bilir ve güzellikle karşılar. Gerçek dindarlar kadere iman etmişlerdir ve hiçbir insanın kendi kaderini değiştirmesinin söz konusu olamayacağını bilirler. Kader daha insan doğmadan önce bellidir. Allah bu konuyu ayetlerinde şöyle açıklamaktadır: Allah sizi topraktan yarattı, sonra bir damla sudan. Sonra da sizi çift çift kıldı. O'nun bilgisi olmaksızın, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz da. Ömür sürene, ömür verilmesi ve onun ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta (yazılı)dır. Gerçekten bu, Allah'a göre kolaydır. (Fatır Suresi, 11)
Senin içinde olduğun herhangi bir durum, onun hakkında Kur'an'dan okuduğun herhangi bir şey ve sizin işlediğiniz herhangi bir iş yoktur ki, ona (iyice) daldığınızda, Biz sizin üzerinizde şahidler durmuş olmayalım. Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın. (Yunus Suresi, 61)
Bu gerçek karşısında kişinin, kaderini yaşarken karşılaştığı her olaydan ve her detaydan hoşnut olması, bunlardaki güzellikleri görebilmesi gerekir. İşte bunlar salih mümin olmanın şartlarıdır. Bu bilgilere sahip olan ve bunları kavrayan bir kişinin hüzünlenmesi, duygusallaşması, ağlaması, haksızlığa uğradığını düşünmesi, kıskançlığa kapılması, alınması, küsmesi, olaylar karşısında protesto etme yoluna gitmesi, hiddetlenmesi, ümitsizliğe düşmesi gibi durumlar söz konusu olamaz. Mümin bunun yerine hayatının her anından razı, an an yaratılan güzellikleri görebilen, Allah'ın kontrolünde bir hayat yaşamanın getirdiği konfora şükreden bir ruh hali içinde olur. Kendisi hikmetini anlasın ya da anlamasın, Allah'tan gelen herşeyden hoşnut olur. Böyle bir insanı dünyada hiçbir olay üzüntüye kaptıramaz, tedirgin edemez, endişelendiremez, korkmasına neden olamaz. Bu kişi kaderinin dışına çıkamayacağını bildiği ve niyeti de samimi ve temiz olduğu için Allah'tan hep bir güzellik ve hayır umar. Hayatında hiçbir olumsuzluğa yer vermez. Bu azaplardan kurtulmanın en önemli şartlarından bir diğeri de kişinin "samimi olmaya gerçek anlamda niyet etmesi"dir. Kastedilen samimiyet beraberinde dürüstlüğü, nefsi korumamayı, menfaatleriyle çatışan durumlarda dahi Allah'a ve müminlere sadık olmayı, Kuran ahlakını ya da müminlerin rahatını kendi menfaatlerine tercih etmeyi gerektiren bir samimiyet anlayışıdır. Bununla birlikte kişinin 'kalbini her an Allah'a bağlaması ve nefsinin olumsuz telkinlerine kapılmayarak, içini temiz tutması gerekmekte'dir. Allah'ın insanları her an işitmekte ve görmekte olduğunu, hatta insana şah damarından dahi daha yakın olduğunu aklından çıkarmamalıdır. Allah bu gerçeği Kuran'da şöyle bildirmektedir:
Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler vermekte olduğunu biliriz. Biz ona şahdamarından daha yakınız. Onun sağında ve solunda oturan iki yazıcı kaydederlerken o, söz olarak (herhangi bir şey) söylemeyiversin, mutlaka yanında hazır bir gözetleyici vardır. (Kaf Suresi, 16-18)
Bu gerçeği anlamak da samimi mümin olmanın en temel şartlarındandır. Böyle bir insan her an Allah'ın gözetiminde olduğunu bildiği ve Allah'ın hoşnutluğunu amaçladığı için samimiyetsizliği doğuracak tüm tavırlardan şiddetle kaçınır. Bir kimsenin Allah'ın işittiğini ve gördüğünü bilerek müminlere yalan söylemesi, onları rahatsız edecek konuşmalar yapması, samimiyetsiz bakışlarla bakması, bencil tavırlar sergilemesi, gerçek karakterini saklayarak yapmacık davranması mümkün olmaz. Çünkü Allah'ın her an yanında olduğuna kesin bilgiyle iman etmektedir. Yaptığı her türlü vicdansızlığın ahirette hesabını da mutlaka vereceğini bildiği için daima vicdanlı davranıp, her an Allah'ı hoşnut edecek bir ahlak gösterir. İspat edilemeyeceğini düşündüğü tavırlara, gizli hainliklere hiçbir zaman için tenezzül etmez. Çünkü Allah'ın sinelerin özünde saklı olanı da bilen olduğunun farkındadır. Aynı şekilde kendisini kandırma, masum olduğuna inandırma yoluna da gitmez. Allah'ın bunu da bildiğini bilir. Diğer insanlar bilmese dahi Allah'ın bildiği bir gerçeği, insanlardan saklama yoluna da gitmez. Çünkü önemli olan Allah'ın takdiridir.
Tüm bunların sonucunda ise tertemiz, vicdanlı, dürüst, samimi bir insan ortaya çıkar. Böyle bir insan zaten her an Allah'ın rızasına uygun bir şekilde davranmanın getirdiği huzur, güven ve iç neşesini yaşar. Samimi bir insan dünyada güzel bir hayat yaşadığı gibi, ahirette de inananlar için hazırlanan sonsuz güzellikteki cennette benzersiz bir mutluluğu sonsuza dek yaşar.
|
|
|
|
|
11
|
Dini Konular / Ayet & Hadis / Hiç kimse kendi ameli ile kurtulamaz
|
: Eylül 06, 2008, 10:05:23 ÖS
|
|
SUAL: Peygamber Efendimiz (S.A.V): “Sizden hiçbir kimseyi kendi ameli kurtarmayacaktır.” buyurmuştur. “Seni de mi Ya Resûlullah?” diye sorulduğunda: “Evet, beni de... Şu kadar ki Allah Kendi canibinden mağfiret ve rahmetle setr ve muhafaza eder.” demiştir. Hadîsin bir başka zaviyesi de rahmet ve fazl ibaresinin kullanılmış olmasıdır. Bu hadîs-i şerif: "Allah'tan rahmet ve fazl alamayanların ne kadar İslâm'ın 5 şartını yerine getirseler de kurtulamayacakları" anlamına mı geli-yor? CEVAP: Peygamber Efendimiz (S.A.V) diyor ki: “Hiç kimseyi kendi ameli kurtaramayacaktır.” Gerçekten amellerden kazandığınız dere-ceniz ne olursa olsun, Allah'a ulaşmayı dilemiyorsanız, Allahû Tealâ amellerinizden eksiltiyor. Diyelim ki kişi, Allah'a ulaşmayı dilemiyor ama kazandığı dereceler kaybettiği dereceleri geçiyor. (Böyle bir şey mümkün değil ama mümkün olduğunu kabul edelim. Böyle bir insan yeryüzünde yaşamamıştır. Hiçbir devrede de böyle bir insan olamaz!) Allahû Tealâ diyor ki: 10/YUNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatme'ennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne). Muhakkak ki; onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah'a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır. 10/YUNUS-8: Ulâike me'vâhumun nâru bimâ kânû yeksibûn(yeksibûne). İşte onların kazandıkları (dereceler) gereğince varacakları yer ateştir (cehennemdir). Allah'a ulaşmayı dilemeyenlerin mutlaka kaybettiği dereceler kazandıkları derecelerden fazla, çünkü gidecekleri yer cehennem: 23/MU'MİNUN-102: Fe men sekulet mevâzînuhu fe ulâike humul muflihûn(muflihûne). O zaman kimin mizanı (sevap tartıları), ağır gelirse işte onlar, felâha erenlerdir. 23/MU'MİNUN-103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne). Ve kimin mizanı (sevap tartıları), hafif gelirse işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır. Öyleyse kazandıkları dereceler itibariyle insanların cehenneme gitmesi ancak kaybettikleri derecelerin kazandıkları derecelerden fazla olmasıyla mümkündür. Ve Allah'a ulaşmayı dilemeyen herkesin gideceği yer cehennem ve bunların kaybettiği dereceler mutlaka kazandığı derecelerden fazladır. Kur'ân-ı Kerim'in son derecede önemli bir konusu ve bu konuyu Biz, dışımızdaki insanlara anlatmakta güçlük çekiyoruz, sevgili kardeşlerim. Herkese tebliğ ettik, insanların cehenneme gitme konusunda sorumlu olduklarını ifade ettik ama büyük çoğunluk ne söylediğimizi hâlâ anlayabilmiş değildir. O görevi yapmak için Biz, hayatımızı bu işe adamışız. İnsanların kurtuluşunda Allah'ın yardımıyla mutlaka methaldar olacağız. İfade son derece açık: Allah'a ulaşmayı dilemeyen bir kişinin sevaplarının günahlarından fazla olması mümkün değildir. Bu bir vakıa, bunun dışında bir olay olmaz ama diyelim ki, oldu. Bir adam Allah'a ulaşmayı dilemiyor ama kazandığı dereceler kaybettiği derecelerden fazla. Allahû Tealâ: “Onların amellerinden eksiltiriz. Sadece Allah'a ulaşmayı dileyenlerin amellerinden eksiltme yapmayız!” diyor. Allahû Tealâ, Allah'a ulaşmayı dileyenlere 7 tane furkan veriyor. Her furkanda günahlarının 1/7'ini örtüyor. Amel defterimizin sol tarafı günahlardır. Basit rakamlarla örnek vereyim: Günahlarımız hanesinde 700 tane günah var. İlk furkanda gözlerimizdeki hicab-ı mesture alınıyor, kazanç hanemize 100 derece yazılıyor. Görme hassamızın üzerindeki gışavet açılıyor, 100 derece daha yazılıyor. Kulaklarımızdaki vakra, işitme hassamızın mührü açılıyor (iki tane unsur), 200 derece daha kazanıyoruz. Kalbimizin mührü açılıp küfür kelimesi alınıyor, 100 derece daha yazılıyor. Kalbimizdeki ekinnet çıkarılıyor, 100 derece daha yazılıyor. Kalbimizin içine ihbat konuluyor, 100 derece daha yazılıyor. 700 derecelik günahımız vardı, 700 derecelik de sevabımız oldu. Günahlarımız amel defterimizin sevap hanesine yazılanlarla örtüldü. Geriye sevaplarımız kaldı. Biz, sevapları günahlarından fazla olan bir insan olduk. Sebep; Allah'a ulaşmayı dilememiz. Allah'a ulaşmayı dilemek, İslâm'ın “olmazsa olmaz” şartıdır. Mutlaka Allah'a ulaşmayı dilemek mecburiyetindeyiz. Yoksa, dilemeyen hiç kimse cehennemden kurtulamaz! Bu insanlar, kalplerinde küfür yazılı olanlar, Allah'a ulaşmayı dilemeyenler, onlar tagutun dostlarıdır. İnsanlar amel yaparlar. Ama kazandıkları dereceler, hiçbir zaman kaybettikleri dereceleri, amelleriyle aşamaz. Bu sebeple hiç kimsenin, amelleri sebebiyle Allah'ın cennetine girmesi mümkün değildir. Ama o amelleri sebebiyle cennete giremeyenlerin hangisi olursa olsun, Allah'a ulaşmayı dilediği an onun bütün günahları kadar sevap kazanacağı kesindir. Sevgili kardeşlerim, şu dünya üzerinde daha büyük bir müjde düşünemiyorum Ben. Bir insan ne kadar günahkâr olursa olsun, hangi günahları işlemiş olursa olsun, o kişi Allahû Tealâ'ya ulaşmayı dilediği an, Allahû Tealâ onun kalbindeki bu talebi işitir, bilir ve görür. Gördüğü andan itibaren (ki 5-6 dakika içerisinde bütün işlemleri tamamlar) o kişinin görmeyen gözleri görmeye, işitmeyen kulakları işitmeye, idrak etmeyen kalbi idrak etmeye başlar. Kazandığı dereceler mutlaka kaybettiği dereceleri aşar. Çünkü kaybettiği dereceler kadar derecat mutlaka ona ilâve edilir. Daha büyük bir müjde var mı sevgili kardeşlerim? Kişi ne kadar günahkâr olursa olsun, Allahû Tealâ garanti ediyor. “Sen Bana ulaşmayı dileyeceksin. Yapacağın iş sadece bu kadar. Ben senin bütün günahlarını örteceğim. Yetmez, ruhunu Kendime ulaştıracağım.” diyor. Biz, bir müjde veriyoruz: Bütün insanların kurtuluşu için Allah'ın Bize öğrettiği Kur'ân-ı Kerim âyetleriyle kesinleştirdiği bir muhteşem müjde veriyoruz. Herkese diyoruz ki: Allah'a ulaşmayı dileyin! Mutlaka Allahû Tealâ günahlarınızı örtecek. Mutlaka Allahû Tealâ sizi cennetine alacak! Mutlaka ruhunuzu Kendisine ulaştıracak! Ama eğer Allah'a ulaşmayı dilemezseniz cehennemden kurtulamazsınız: Dalâlette kalırsınız, küfürde kalırsınız, hüsranda kalırsınız. Allah'a ulaşmayı dileyeni, sadece Allah'a ulaşmayı dilediği için Allah onun iradesine hakim olacak, en güzel amellere ulaştıracaktır. İşte ne yaparlarsa yapsınlar insanlar kurtulamazlar, sadece Allah'a ulaşmayı dileyenler kurtulur. Sadece Allah'a ulaşmayı dileyenler üzerinde Allah'ın Rahîm esması tecelli eder ve Rahîm esmasının tecellisi rahmet, fazl ve salâvâtı getirir. Mağfiret de o kişi mürşidine ulaştığı zaman onun o güne kadarki bütün günahlarının sevaba çevrilmesi işlemidir, gene Allah'a ulaşmayı dileyenler için geçerlidir. Allah razı olsun.
|
|
|
|
|
12
|
Dini Konular / Ayet & Hadis / ZEKAT, SADAKA, FAKİR, ZENGİN...
|
: Eylül 06, 2008, 10:04:44 ÖS
|
|
311. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: "Sen, Ehlikitap olan bir topluma gidiyorsun. Onları davet edeceğin ilk şey, Allaha ibadettir. Onu bilip anladıklarında, Allahın günde beş vakit namazı farz kıldığını bildir. Bunu kabul edip uygulamaya başladıklarında, Allahın, onlara, mallarından, zenginlerden alınıp, fakirlere verilecek olan zekâtı farz kıldığını bildir. Zekât alırken, halkın gözünde kıymetli olan mallarından uzak dur. Zulme uğrayanın bedduasından da kaçın. Çünkü, onun bedduası ile Allah arasında hiçbir perde yoktur." İbn Abbas radıyallahu anh. Buhârî.
312. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: "Kıyamet gününde, fakirlerden dolayı zenginlerin vay hâline! Çünkü onlar şöyle diyecekler: "Ey Rabbimiz! Bu zenginler bize haksızlık ettiler. Senin, bizim için onlara farz kıldığın hakkımızı vermediler." Allah teâlâ da şöyle diyecektir: "izzetim ve Celâlim hakkı için, sizi yaklaştıracağım, onları uzaklaştıracağım." Enes radıyallahu anh. Taberânî.
313. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: "Gerçek fakir, bir veya iki lokma, ya da bir veya iki hurma ile baştan savulan değildir, asıl fakir, ihtiyacını giderecek bir şey bulamayan, kendisine sadaka verilmesinin zarureti bilinmeyen ve kalkıp insanlardan da dilenmeyen kimsedir." Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buhârî.
314. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem, bize fitre sadakasını zekât âyeti inmeden önce emretmiştir. Zekât emri geldikten sonra, onu vermemizi bize ne emretti, ne de yasakladı. Ama biz gene de veriyorduk. Kays radıyallahu anh. Nesêî.
315. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: "Sadaka, Rabbin öfkesini söndürür ve kötü ölüme engel olur." Ebû Hureyre radıyallahu anh. Rezîn.
316. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: "Kulların sabaha kavuştuğu hiçbir gün yoktur ki, iki melek inip, biri: "Allahım! Allah için veren kimsenin verdiği malın yerine daha iyisini ver!" Öbürü: "Allahım! Vermeyip, elinde tutanın malına telef ver!" demesinler." Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buhârî.
317. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: "Bir müslüman, sevabını Allahtan umarak çoluk çocuğuna bir harcama yaparsa, bu onun için bir sadaka olur." Ebû Mesûd radıyallahu anh. Buhârî.
318. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: "Yarım hurma ile de olsa ateşten korunun. Bunu da bulamazsanız, gönül alıcı güzel sözler söyleyin." Adiy radıyallahu anh. Buhârî.
319. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: "Allah için vermekle mal eksilmez. Allah, affeden kulunun şerefini daha da artırır. Allah için tevazu göstereni, Allah daha da yükseltir." Ebû Hureyre radıyallahu anh. Müslim.
320. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: "Yüksek el, alçak elden daha hayırlıdır. Bakmaya yükümlü olandan başla. En hayırlı yardım, ihtiyaç dışındakinden verilendir. Kim iffetli davranmak isterse, Allah onu iffetli kılar. Kim insanlardan bir şey beklemezse, Allah onu kimseye muhtaç etmez." Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buhârî.
321. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: "Veren el, en yüksek eldir. Bakmakla yükümlü olduklarından başla: Annen, baban, kız kardeşin, erkek kardeşin, sonra sırasıyla öbür yakınların." Târık radıyallahu anh. Nesêî.
322. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: "Her "Allahuekber" bir sadaka, her "elhamdülillah" bir sadaka, her "lâ ilâhe illallah" bir sadakadır. iyiyi önermek bir sadaka, kötüden alıkoymak bir sadakadır. Birinizin, hanımıyla münasebet kurmasında bile bir sadaka vardır." Dediler ki: "Ey Allahın Resûlü! Birimiz hanımı ile cinsel ilişkide bulununca sevap alır mı?" "O, şehvetini haram yollardan giderdiği zaman günah almaz mı? işte bunun gibi, şehvetini helâl yollardan tatmin ederse, bu onun için bir sevap olur!" Ebû Zer radıyallahu anh. Müslim.
323. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: "Birinizin elinde bir hurma fidanı varsa, kıyamet de kopmaya başlasa, onu hemen diksin." Enes radıyallahu anh. Bezzâr.
324. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: "Herhangi bir müslüman, bir ağaç diker, ya da bir ekin eker de, ondan kuş, ya da insan, veya hayvan yerse, mutlaka karşılığında bir sadaka sevabı alır." Enes radıyallahu anh. Buhârî.
325. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: "insanın, her bir organı için, her gün verilmesi gereken bir sadakası vardır. iki kişi arasında adâletli davranman bir sadakadır. Binitine binerken birine yardım etmen, onu üzerine bindirmen veya yükünü onun üzerine yüklerken yardım etmen, bir sadakadır. Güzel bir söz de bir sadakadır. Namaza gitmek üzere attığın her adım bir sadakadır. Yoldan insanları rahatsız edici bir şeyi kaldırman da bir sadakadır." Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buhârî.
326. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: "Yedi sınıf insan vardır ki, Allah, Kıyamet gününde, kendi gölgesinden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı zamanda, onları kendi gölgesinde gölgelendirecektir: Adaletli davranan yönetici. Allaha ibadet ederek büyüyüp yetişen genç. Çıkıp dönünceye kadar kalbi mescide bağlı olan kişi. Buluştuklarında da, ayrıldıklarında da Allah sevgisinde birleşip, birbirini seven iki kişi. Alımlı bir kadın kendisini sevişmeye davet edince, "Ben âlemlerin Rabbi olan Allahtan korkarım," diyen namuslu kişi. Sağ elinin verdiğini sol eli bilemiyecek derecede yardımını gizli yapan insan. Issız yerde Allahı anıp da gözleri dolu dolu olan kişi." Ebû Hureyre radıyallahu anh. Buhârî.
327. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: "Müslüman olup, kendisine yetecek kadar rızık verilip, Allahın verdiklerine kanaat eden, gerçekten kurtuluşa ermiştir." İbn Amr radıyallahu anh. Müslim.
328. Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu: "Biriniz mal ve huy bakımından kendinden üstün birini gördüğü zaman, kendinden aşağı olana baksın." Ebû Ümâme radıyallahu anh. Buhârî.
|
|
|
|
|
14
|
Dini Konular / Peygamber Efendimiz / Peygamberimizde Görülen Olgunluk Ve Güzellikler
|
: Ağustos 30, 2008, 12:17:43 ÖÖ
|
|
Bilindiği gibi, insanlara ait olgunluk halleri başlıca iki kısımdır. Bir kısmı (insanın iradesine bağlı olmayı insanın doğuştan sahib olduğu kemallerdir! Asalet, güzel biçim, akıl ve zekâ üstünlükleri gibi... Diğer kısmı da, insanların tamamen istekleri ve çalışıp kazanmaları ile elde edilen kemallerdir. İlim ve irfan sahibi olmak, doğruluk, emanet, tevazu, zühd ve takva gibi güzel huylar edinmek bu kısımdandır.
Bu iki kısım kemallerden yalnız biri veya birkaçı bir insanda bulunursa, ona büyük bir şeref verir, onun için bir öğünme sebebi olur. Ya bu kemallerin hepsi bir insanda toplanırsa, artık onun ne kadar büyük bir şerefe ve yüksek bir mertebeye ulaşmış olduğunu düşünmelidir. İşte Hazret-i Peygamber Efendimizde bu iki kısım kemallerin tümü ve güzelliklerin hepsi pek yüksek bir şekilde toplanmıştır. Bunlardan başka Peygamberlik şerefine de kavuşmuştur. O'nun çok yüksek güzel huylarından bazılarını kısaca anlatacağız:
¤ Hazret-i Peygamber'in Asaleti ¤ Hazret-i Peygamber'in Şekil Güzelliği ¤ Hazret-i Peygamber'in Pek Yüksek Akıl ve Zekâsı ¤ Hazret-i Peygamber'in Fesahat ve Belâgatı ¤ Hazret-i Peygamber'in Mübarek Ahlâkı ¤ Hazret-i Peygamber'in Pek Yüksek İlim ve İrfanı ¤ Hazret-i Peygamber'in Üstün Nezafeti ¤ Hazret-i Peygamber'in Çok Büyük Cömertliği ¤ Hazret-i Peygamber'in Eşsiz Cesareti ¤ Hazret-i Peygamber'in Yumuşak Huyu, Bağışlaması ve Keremi ¤ Hazret-i Peygamber'in Yüksek Hayası ¤ Hazret-i Peygamber'in Emsalsiz Vefası ¤ Hazret-i Peygamber'in Şefkat ve Merhameti ¤ Hazret-i Peygamber'in Güzel Geçinmesi ¤ Hazret-i Peygamber'in Yüksek Tevazuu ¤ Hazret-i Peygamber'in Pek Nezih Zühd ve Takvası ¤ Hazret-i Peygamber'in Emsalsiz Başarıları
Hazret-i Peygamber'in Asaleti:
Bilindiği gibi Peygamber Efendimiz Kureyş kabilesinden ve Haşim ailesinden gelmiştir. Kureyşîler ise, Hazret-i İsmail'in soyundan bulundukları için pek büyük bir asalet ve şeref sahibidirler. Bununla beraber, öteden beri en kutsal bir mabed olan Kabe'nin hizmet ve idare işlerini yürütüyorlardı. Daima başkanlık görevinde bulunmuşlardır. İşte Peygamber Efendimiz böyle şerefli bir kavme ve seçkin bir aileye bağlı idi. Bu bağlılık da, O'nun başarısına yardım etmiştir.
Hazret-i Peygamber'in Şekil Güzelliği:
Hazret-i Peygamber bütün yaratılışların en güzeli idi. Azalaranın hepsi birbirine uygundu. Kıyafetinde aşırılık yoktu, yakışıklı idi. Mübarek vücudu güçlü ve kuvvetli idi. Ne zayıf, ne de semizdi; orta halde idi, etleri sıkıca idi. Nurlu cildi ipekten yumuşaktı. Lâtif cisminin kokusu çok hoş idi. Okşadığı şeylerden günlerce güzel kokular alınırdı. Pak vücudu beyazdı, nurlu idi. Bu beyazlık içinde hoş bir pembelik parıldardı. Pek sevimli olan mübarek boyu, ne kısa ve ne de uzundu. Bununla beraber yanında bulunanlardan daima uzun görünürdü. Göğsü berrak ve mübarek omuzlarının arası genişti. Nurlu omuzlarının arasında güvercin yumurtası gibi bir kırmızı ben vardı ki, bu "Nübüvvet Mühürü" idi.
Parmakları uzunca, bilekleri kalınca idi. Mübarek başı uyumlu ve çok güzel bir ölçüde büyükçe idi. Ön dişleri seyrekçe idi. Söz söyledikçe inci danelerinden daha berrak olan dişlerinin parıltısı görülürdü. Parlak alnı genişti. Hilâl kaşları uzunca idi. Kaşlarının arası açıkça idi. İki kaşının arasında öfkelendiği zaman, kabarıp beliren bir damar vardı. Letafet nişanı olan kirpikleri, uzun ve siyahdı. Mübarek sakalı sıkça idi, bir tutam boyunda bulunurdu. Ahirete göçmeleri sırasında mübarek başının ve sakalının beyaz kıllarının sayısı henüz yirmi kadardı. Sünbüllerden daha zarif ve daha hoş kokulu bulunan saçları ne pek kıvırcık, ne de pek düzdü ve boyca kulak yumuşaklarını geçmezdi.
Hazret-i Enes (radıyallahu anh) demiştir ki:
- "Ben Allah'ın Resulünden daha güzel bir kimse görmedim. Mübarek yüzünde sanki güneşin nurları parlardı. O güzel yüzünde parlayan letafet nurları, gülümsedikçe lâtif dişlerinden saçılan berraklık parıltıları, karşısında bulunan duvarlara yansırdı."
Evet... Peygamber Efendimizin bütün azaları, bütün duyuları ve kuvvetleri pek mükemmeldi. Başkalarının göremeyecekleri ve duyamayacakları kadar uzak yerlerde bulunan şeyleri görür, sesleri de işitirdi. Pek vakarlı olan yürüyüşü, yokuştan aşağı iner gibi hızlıca idi. Onda her yönden bir mükemmellik ve üstünlük görünürdü. O'nu ilk gören kimse, muhabbet içinde kalırdı. O'nunla görüşüp konuşmak şerefine kavuşan kimse, O'na karşı derin bir sevgi duyardı. Onun yüksek hallerini görüp anlatanlar, O'nun bir dengini ne daha önce, ne de sonra görmediklerini itiraf ederlerdi. Sonuç olarak: O, bir letafet ve mükemmeliyet mucizesi idi. Sallallahu aleyhi ve Sellem.
Hazret-i Peygamber'in Pek Yüksek Akıl ve Zekâsı:
Peygamber Efendimizin mübarek akıl ve zekâsı, her türlü düşüncenin üstündedir. O'nun pek yüksek aklı ve zekâsı yanında, en büyük dahilerin ve en parlak fikir adamlarının akıl ve dehaları pek sönük kalırdı. Bu gerçeğe, O'nun büyük hayatı pek güzel şahiddir. Arab Yarımadasının peygamberlik döneminden önceki durumu ile, peygamberlik döneminden sonraki durumunu düşünmek yeterlidir. Yüce Allah'ın o büyük ve son peygamberi kadar insanların ruhî hallerini anlamış, insanları güzel bir siyasetle idare etmiş, İnsanları doğru yola getirip hallerini düzeltmeyi başarmış, bu konularda gereken esasları hazırlamış bir akıl ve hikmet sahibi gösterilemez.
Hazret-i Peygamber'in Fesahat ve Belâgatı:
Hazret-i Peygamber Efendimiz yaratılışça pek fasih (açık ifadeli) idi. Yüksek maksatlarını açıkça ve parlak bir şekilde söylerdi. Huzurlarına gelen elçilerin konuşmalarına pek açık bir şekilde karşılık verirdi. O'nun mübarek sözleri arasında birçok manaları toplayan öyle yüksek parçalar vardır ki, onlara "Cevami'ül-Kelim" denir. Yine O'nun mübarek sözleri arasında öyle güzel ve hikmet dolu parçalar vardır ki, bunlara "Bedayi'ül-Hikem" denilir. Biz bunların bir kısmını ahlâk bölümünde yazmış bulunuyoruz. Şu anlamdaki hadîs-i şerîfler, bu ahlâk ve hikmet esaslarından bazısıdır:
"Hikmetin başı Allah korkusudur."
"İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibidir."
"İnsanlar, tarak dişleri gibi, hukuk bakımından eşittirler."
"Kendi değerini bilen kişi helak olmaz."
"Kendisi için istediğini senin için de istemeyen kimsenin dostluğunda hayır yoktur."
"Kendisi için sevdiğini, kardeşi için de sevmedikçe, kişinin imânı kâmil olmaz."
"Yalan yere yemin etmek yurdları harabeye çevirir."
"Emaneti, sana güvenen kimseye teslim et; sana hıyanet edene sen hıyanet etme."
"Eski dostluğu devam ettirmek, imandandır."
"Alış-verişinde en çok ziyan eden o kimsedir ki, başkasının dünyası uğrunda, kendi âhiretini yitirir."
"Kardeşinin uğradığı musibetten dolayı sen sevinç gösterme; yoksa Yüce Allah onu kurtarır da seni musibete düşürür."
"Cezası en çabuk verilen şey, zulümdür."
"İnsanlara kendini sevdirmek aklın yarısıdır."
"Kanaat tükenmez bir hazinedir."
"Pişmanlık bir tevbedir..."
Hazret-i Peygamber'in Mübarek Ahlâkı:
Hazret-i Peygamberin ahlâkı, tamamen Kur'ân-ı Kerîm'e uygundu. Kur'ân-ı Kerîm'in gösterdiği güzel huyların hepsini kendisinde toplamıştı. O'nun kadar güzel ahlâka sahib bir kimse görülmemiştir.
Onun içindir ki, hakkında Kur'ân âyeti ile:
"Şüphe yok ki sen, pek büyük ahlâk üzere yaratılmış bulunuyorsun," buyurulmuştur.
Bir hadîs-i şerîfde de buyurmuştur:
"Ben, ahlâk güzelliklerini tamamlamak için gönderildim."
Gerçekten Peygamber Efendimiz, ahlâkın en güzel ve en iyi hallerini kendinde toplamış, bunları ümmetine de öğütlemiş ve kendisine uyanları melekler derecesine yükseltmiştir.
Hazret-i Peygamber'in Pek Yüksek İlim ve İrfanı:
Hazret-i Peygamber, Yüce Allah'ın vahy ve ilhamı ile pek büyük gerçeklere ve ilme ulaşmıştı. Hiç kimse ilim ve irfan bakımından O'nun derecesine yetişmemiştir, yetişemez de... Semavî kitablardaki şeriatların hükümlerine, geçmiş ümmetlerin tarihine, her kavmin siyaset ve idare hallerine, harb fenlerine ve daha birçok yüksek ilimlere sahib bulunuyordu. Meydana getirdiği dinî müessesenin büyüklüğü buna şahiddir. Kendisi hiç bir medrese ve hoca görmemiş, okuyup yazma öğrenmemiş (bir ümmî) idi. Böyle olduğunu bütün kavmi ve kabilesi biliyordu. İşte O'nun bu üstün hali bir mucize idi. Artık O'nun, Allah'ın vahyine kavuştuğundan ve büyük bir peygamber olduğundan nasıl şübhe edilebilir?
Hazret-i Peygamber'in Üstün Nezafeti:
Peygamber Efendimiz nezafete ve temizliğe çok önem verirdi. O'nun beden bakımından temizliği çok üstün olduğu gibi, hal ve gidişat bakımından da nezafetleri her türlü düşüncenin üstündeydi. Öyle ki, bir hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: "Nezafete fazlasıyla önem veriniz. Allah İslâm dinini nezafet üzerine bina etmiştir. Cennete ancak nezafeti olanlar girecektir."
Mübarek vücudlarının çok güzel bir rayihası vardı. Bu hoş rayiha, yaratılışında vardı. Bununla beraber hoş koku da kullanırdı.
Hazret-i Peygamber'in Çok Büyük Cömertliği:
Peygamber Efendimiz, son derece cömert ve mükrim idi. Hiç bir dilenciye "Yok" diyerek cevab vermezdi. Eğer yanlarında verilecek bir şey bulunmazsa, ya ashabından ödünç alarak verir yahut yarın gel, gibi bir şey söylerdi.
Huneyn savaşında ganimet mallarından bir vadide toplanmış olan develer için, Safvan İbni Umeyye: "Ne iyi develer!" demekle, Peygamber Efendimiz: "Öyle ise, onlar senin olsun," deyip bu yüz deveyi Safvan'a bağışlamıştı. Safvan bu ikramı görünce: "Bu kadar cömertlik ancak peygamberlerde bulunur," diyerek hemen müslüman olmuştur. Oysa ki, müslüman olmak için evvelce dört ay süre almış bulunuyordu.
Hazret-i Peygamber'in Eşsiz Cesareti:
Peygamber Efendimiz, son derece yüksek bir cesarete, kuvvet ve kahramanlığa sahib idi. Birçok savaşlarda nice zırh giymiş kahramanlar kaçmaya mecbur kaldıklarını gördükleri halde o sebat etmiştir. Uhud ve Huneyn savaşlarında gösterdiği metinlik ve cesaret, her türlü düşüncenin üstündedir.
Bir gece Medine dışından korkunç bir gürültü işitilmişti. Düşman tarafından bir baskın olduğu sanılmıştı. Herkesten önce Hazret-i Peygamber kılıcını kuşanarak gürültü tarafına koşmuş ve başkaları daha yeni hazırlanırken kendisi geri dönerek: "Korkacak bir şey yok!" diye halkı sükûnete kavuşturmuştu. Hazret-i Ali der ki: "Savaşlarda Hazret-i Peygamber kadar düşmana yaklaşan bir kimse bulunmazdı. Birçok kez, savaş kızışıp başımız dara düşünce, Hazret-i Peygambere sığınırdık."
Hazret-i Peygamber'in Yumuşak Huyu, Bağışlaması ve Keremi:
Peygamber Efendimiz son derece yumuşak huylu, bağışlayıcı ve mükrim idi. Öfkelenecek yerlerde sükûnetini korur, mübarek hayatına kasdedenleri bile bağışlardı. Uhud savaşında mübarek bir dişi şehid edilmiş, lâtif çehresi kanlar içinde kalmış olduğu halde, yine düşmanlarına bedduada bulunmamış:
Ya Rabbi! Kavmime hidayet et; çünkü onlar bilmiyorlar," diye yalvarmıştı.
— Niçin bunların aleyhine dua etmiyorsun? diyenlere de:
"Ben lânetleyici olarak gönderilmedim; insanları hak yoluna ve Allah'ın rahmetine çağırmak için gönderildim," diye cevab vermişti.
Mekke-i Mükerreme'yi fethettikleri gün, Kureyş hakkında uygulanan lütuf ve ikram, Hazret-i Peygamber'in ne derece büyük bir ihsan sahibi olduğuna şahiddir.
Hazret-i Peygamber'in Yüksek Hayası:
Peygamber Efendimiz, gerek yaratılış ve gerek dinî haya bakımından da bütün insanların üstünde idi. Kendisinde bulunan hayanın kemalinden dolayı hiç kimsenin sözünü kesmez, yüzüne uzun boylu bakmazdı. Utanılacak veya çirkin görülecek şeyleri açıkça söylemeyip kapalı bir şekilde anlatırdı. Hoşuna gitmeyen bir sözün bir kimseden çıktığını işitince: "Falan kimse, neden böyle yaptı?" demezdi; "Bazı kimseler neden böyle yapıyormuş?" demekle yetinirdi.
Ashabdan biri, pek ziyade utangaç olduğundan bazı arkadaşları ayıplamak istemişlerdi. Hazret-i Peygamber bunu duyunca: "Onu kendi haline bırakın; çünkü haya (utanma) imandandır," buyurmuş.
Diğer hir hadîs-i şerîfde de: "Haya (utanma) insan için bir süsdür" buyurulmuştur.
Hazret-i Peygamber'in Emsalsiz Vefası:
Peygamber Efendimiz son derece vefekâr idi. Ashabını, akrabasını, ehl-i beytine bağlı olanları unutmaz, daima onları arar ve sorar, gönüllerini hoş tutardı. Bir defa Habeş Hükümdarı Necaşî tarafından Hazret-i Peygamber'in huzuruna elçiler gelmişti. Bunlara doğrudan doğruya kendisi hizmet etti. Ashabdan bazıları: "Ya Resûlallah! Biz hizmete yetişiriz." dediler. Şu cevabı verdi:
"Bunlar, Habeşiştana hicret etmiş olan ashabına yer göstermişler ve ikram etmişlerdi. Şimdi ben de bunlara hizmet etmek isterim."
Bazan saadetli evlerine hediye gelince: "Bunu falan hanımın evine götürün; çünkü o, Hatice'nin dostu idi, onu severdi," diye emreder, rahmetli zevcesinin hakkını gözetirdi.
Bir defa saadetli evlerine gelen bir hanımın hatırını tam bir iltifatla sormuş sonra buyurmuştu ki: "Bu hanım Hatice zamanında evimize gelir giderdi. Eski bağlara riayet etmek imandandır."
Hazret-i Peygamber'in Şefkat ve Merhameti:
Peygamber Efendimiz, ümmeti hakkında son derece şefkatli ve merhametli idi. Ümmeti hakkında daima kolaylık tarafını seçerdi. Namazda iken bir çocuğun ağladığını işitse, ona acıyarak namazını hafifçe kılar, çocuğun sesini durdurmak isterdi. Hele hakdan kaçınanların hallerine pek acı duyar iyi hale kavuşmalarına dua ederdi. O büyük peygamberin, O kutsal varlığın merhameti yalnız insanlara değil, hayvanlara, ağaçlara, ekinlere de şamil idi.
Mu'te savaşında bulunacak olan İslâm ordusuna hitaben şu anlamda öğütler vermişti: "Yüce Allah'ın adına sığınarak onun ve sizin düşmanlarınızla savaşınız. Fakat gideceğiniz yerlerde dünyadan çekilmiş rahibler göreceksiniz. Onlara asla dokunmayınız. Kadınlar ile çocuklara şefkatle muamele ediniz, hurma ağaçlarını kesmeyiniz, evlerini yıkmayınız."
Hicretin onuncu yılı idi, muhterem oğlu Hazret-i İbrahim, henüz on altı aylık bir masum olduğu halde vefat etmiş, kızı Fatımetü'z-Zehra'dan başka evlâdı kalmamıştı. Bir gül goncası gibi açılmadan solan o masumun haline acıyarak ağlamış, mübarek gözlerinden şebnem gibi yaşlar dökülmüştü. Orada bulunan İbni Avf: "Ya Resûlallah! Sen de mi ağlıyorsun?" demekle Hazret-i Peygamber Efendimiz: "Gözümüz ağlar, kalbimiz mahzun olur. Fakat bizden Allah rızasına aykırı bir söz çıkmaz," diyerek ruhundaki yüksek duyguyu göstermiştir.
Sonuç: O Yüce Peyamber'in kutsal vücudu, bütün kâinat için bir İlâhî rahmet timsalidir. Bunun içindir ki. hakkında:
"Biz seni âlemlere bir rahmet olarak gönderdik," âyet-i kerîmesi nazil olmuştur.
Hazret-i Peygamber'in Güzel Geçinmesi:
Peygamber Efendimiz, insanlarla geçinme hususunda da insanların en iyisi idi. Herkesle güzel görüşür, daima güler-yüzlü bulunurdu. Sohbet esnasında kimsenin sözünü kesmezdi. Ancak yersiz bir söz olması hali müstesna. Her kavmin büyüklerine daime ikram eder, onları kendi kabilelerinin reisliğine tayin buyururdu. Yapılan davetlere icabet eder, verilen hediyeleri kabul buyurur, karşılığında da hediyeler verirdi. Dine aykırı olmayan işlerde insanlara aykırı davranışta bulunmazdı. Hoşuna gitmeyen bir şey görünce, görmemezlikten gelirdi. Ancak günahı gerektiren şeylerde böyle davranmaz, işi düzeltirdi. Hele ashabı hakkında pek okşayıcı idi. Kendilerine rasgelince selâm verir, ellerini tutar ve müsafaha ederdi. İçlerinde görünmeyenleri araştırır, hasta olanları ziyarete gider ve gönüllerini hoşlandırırdı. Hatta ashabı ile bazen latifeler de yapardı. Bununla beraber şakalarında da birer gerçek parlardı. Hazret-i Enes diyor ki: "Ben Hazret-i Peygamber'e on sene hizmet ettim. Hiç bir gün bana darılarak Öf demedi. Yaptığım hiç bir şey için neden yaptın, yapmadığım bir şey için de neden yapmadın, diye buyurmadı."
Hazret-i Peygamber'in Yüksek Tevazuu:
Peygamber Efendimiz, yaratıkların en şereflisidir. O kadar yüksek mertebesiyle beraber pek ziyade mütevazi idi. Fakirleri ve zayıfları daima okşar, misafirlerin altlarına kendi mübarek elbiselerini döşeyecek kadar ikramda bulunurdu. Bir meclise girince, nerede boş yer bulursa orada oturmak ister, bulunduğu meclislerde elbisesini toplu tutup etrafa yaymazdı. Bununla beraber bulunduğu meclislerde herkesden çok vakarını korurdu. Söze gerek görmedikçe susardı. Gülmek gerekince, tebessümle yetinirdi. Huzurlarında bulunanlar da son derece edebe riayet eder, başlarını aşağıya eğerlerdi. Konuşurken seslerini yükseltmezlerdi. Gülmeleri de tebessümü aşmazdı. Peygamber Efendimiz acizlere, yoksullara o kadar iltifat ve tevazu gösterdiği halde, kendileri ile görüşmelerde bulunduğu hükümdarlara karşı asla tezellül (küçülme) göstermez. Risalet makamının ulviyetini korumadan hiç bir zaman geri durmazdı. Kayserlere, Kisralara gönderdiği mektublarında daima mübarek ismini önce belirtir, "Allah'ın kulu ve Peygamber'i Muhammed tarafından Rum büyüğü Hirakl'e" şeklinde yazdırırdı. Kendilerini hiç çekinmeden İslâm dinine davet ederdi. Kabul etmedikleri takdirde, azaba uğrayacaklarını, saltanatlarının ellerinden çıkacağını kendilerine açıkça duyururdu.
Hazret-i Peygamber'in Pek Nezih Zühd ve Takvası:
Peygamber Efendimiz, daima ibadetle meşgul olur, Allah'ın rızası için ümmetinin hidayet ve mutluluğuna çalışırdı. Hatta geceleri o kadar namaz kılardı ki, çokça ayakta durmaktan mübarek ayakları şişerdi. "Ya Resûlallah! Neden kendine bu kazar eziyet veriyorsun? Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamış değil mi?" diyenlere:
"Ben Rabbımın çok şükreden kulu olmayayım mı?" diye cevab verirdi. Peygamber Efendimiz, dünyada bulundukça bu yoldan asla ayrılmadı. Hayatları boyunca, Arab yarımadası fethedildi, Medine'ye her taraftan ganimet malları gelmeye başladı. Hükümdarlar tarafından kıymetli hediyeler gönderildi. Dünya olanca varlığı ile ona yüz gösterdi, fakat O Yüce Peygamber, bunların hiç birine önem vermedi. Bütün bunları, fakirlere, gazilere, müslümanların yükselmelerine harcardı. Bir gün kendisine bir kese altın gelmişti. Onu ashabına dağıtmıştı. Saadet evlerinde yalnız altı altın kalmıştı. Gece uyumadı, kalkıp bunları da dağıttı. "Şimdi rahat ettim" buyurdu. Hazret-i Aişe validemiz diyor ki: "Resûlullah dünyadan göç edişlerine kadar arka arkaya üç gün doyacak şekilde yemek yememişti. Halbuki isteseydi, Yüce Allah ona hatır ve hayale gelmedik nimetler verirdi. Bazan bir ay kadar, biz peygamber zevcelerinin evlerimizde yemek pişirmek için ocak yanmazdı. Yiyip içtiğimiz, yalnız hurma ile sudan ibaret olurdu. Bazan peygamberin haline acır, ağlardım. Bir gün: "Canım sana feda olsun, dünya dirliğinden yeterince kabul buyursan olmaz mı" Buyurdular: "Ben nerede, dünya nerede! Kardeşlerim olan büyük peygamberler, bundan daha çetin hallere sabrettiler, öylece gidip Allah'a kavuştular. Yüce Allah da onlara büyük sevablar, makamlar verdi. Şimdi ben geniş bir geçime kavuşursam, Yüce Allah'dan utanırım. Benim derecemin onlarınkinden aşağı kalmasından sıkılırım, benim en özlediğim, o kardeşlerime kavuşmaktır."
Mukaddes ve şanı büyük peygamberimiz bu mübarek sözlerinden sonra dünyada ancak bir ay daha yaşamışlardı. Ahirete göç ettikleri zaman ailesine ne bir altın, ne bir deve veya bir koyun bırakmıştı. Geri bıraktığı şey, yalnız silâhları ile bindikleri katırdan ve gelirini bağışladığı ufak bir araziden ibaretti. İşte Hazret-i Peygamber Efendimiz bu kadar yüksek kalbe sahipti. Hak yolunda bu kadar samimi, bu kadar fedakârdı. O'nun yüksek maksadı, yalnız Allah'ına kulluk etmek, İslâm dinini yaymak, insanlan cehaletten kurtarmak, yeryüzünü insanlık ve medeniyet nurları içinde bırakmak idi.
Hazret-i Peygamber'in Emsalsiz Başarıları:
Hazret-i Peygamber Efendimiz, sahip olduğu yüksek vasıf ve tecelliler sayesinde yayılmasına muvaffak olduğu yüksek ve İlâhî din doğrultusunda hedef edindiği pek mukaddes gayeye erdi. Dünya tarihinde hiç kimseye nasib olmayan pek büyük başarılara kavuştu.
Evet... O yüce Peygamber, Hak Teâlâ'nın kitabını, beşeriyete maddî ve manevî mutluluk yollarını gösteren Kur'ân-ı Kerîm'i, o ebedî mucizeyi bütün insanlara tebliğ etti. Bütün hükümleri akla, hikmete, ihtiyaca uygun ve her asrın ihtiyacına fazlasıyle yetecek şeriatı, İslâmiyeti yaymağa muvaffak oldu. Kendisine uyan insanları gerçek hürriyete kavuşturdu. İnsanlar arasında bir eşitlik kurdu. İnsanlık bakımından, hukuk bakımından, Yüce Allah'a kulluk bakımından insanlar arasında fark olmadığını ilân ederek zorbaların burunlarını kırdı. Hazret-i Peygamberin manevî huzurunda yerlere kapanarak kullukta bulunmak şerefinden bütün insanların aynı şekilde faydalanmaları gerektiğini bildirdi. Gerçek münevverliğin tam bir tevazu ile hakka boyun eğmek ve ibadetten, fazilet ve nezahet dairesinde yaşamaktan, diğer insanlara karşı üstünlük iddiasında bulunmaksızın kulluk görevini herkesle beraber aynı şekilde yerine getirmeğe çalışmaktan ibaret olduğunu ilân etti. Ölümlü, maddî bilgilere ve servetlere güvenerek ona buna karşı cahilâane bir gurura uyanların, Yüce Allah'ın fakir ve zayıf kulları ile beraber bulunarak kulluk görevini aynı şekilde yerine getirmekten kaçınanların münevver değil, mana bakımından karanlıklar içinde kalmış zavallı kimseler olduğunu açıkladı. Ruhlarında kabiliyet olan bahtiyar kimseler, onun bu yüksek beyanatını takdir ettiler, onun mutluluk hayatına can attılar, mutluluğa erdiler.
Hazret-i Peygamber, daha ahiret âlemine göçmeden müslümanların sayısı bir milyonu geçmiş ve kendisi yüz yirmi bin müslüman ile "Hacc-ı Ekber" eylemişti. Bugünkü gün, yeryüzündeki müslümanların sayısı bir milyara yakın bulunmaktadır. Bu miktarın günden güne çoğalacağı da pek umulmaktadır.
Sonuç olarak, O kutsal peygamberin mübarek ismi, bin dört yüz seneden beridir ki, daima milyonlarca dilleri süsleyip durmaktadır. Yaymış olduğu kutsal İslâm dini de yüzlerce milyon insanın nezih ruhlarına hâkim bulunmaktadır. Artık çocukluk zamanları, meleklerin üstünde bir saflık ve nezahetle geçmiş, kırk yaşlarından itibaren peygamberlik ve risalete ulaşmakla cihanı karanlıktan aydınlığa çıkarmış, altmış üç senelik mübarek hayatları bütün şeref ve kutsallık parıltıları ile çevrilmiş olan O büyük ve O en son şerefli peygambere ümmet olduğumuzdan dolayı ne kadar sevinsek, ne kadar ögünsek, Yüce Allah'a ne kadar şükretsek yine de azdır.
Ya İlâhî! Sen bizi, O kutsal peygamberin korumasından uzak düşürme. Sen O mübarek peygamberine ve diğer aziz peygamberlerine ve hepsinin muhterem soyuna ve ashabına nihayetsiz salât ve selâm buyur, âmin...
Ey Âlemlerin Rabbi! Hamd sana mahsustur...
|
|
|
|
|
15
|
Dini Konular / Peygamber Efendimiz / Peygamber Efendimizin Göçmelerinden Doğan Üzüntüler
|
: Ağustos 30, 2008, 12:15:13 ÖÖ
|
|
Hazret-i Peygamberin ahirete göçmeleri, ashab-ı kiram arasında pek büyük üzüntüler uyandırdı. O büyük Peygamberin ehl-i beyti ağlayıp sızlamaya başlamıştı. Hazreti Fatıme: "Ah babacığım!.." diye ağlıyordu. Hazret-i Aişe validemiz de, Peygamber Efendimizin yüksek ahlâkını ve büyük olgunluklarını anarak: "Eyvah! Şanı yüce o peygambere ki, dünyayı asla önemsemedi, ümmetinin günahlarını düşünerek bir gece olsun, döşeğinde rahat uyuyamadı. Müşriklerin her türlü eziyetlerine katlanarak asla ümitsizliğe düşmedi. Yoksulları ve zayıfları lütuf ve ihsanından mahrum bırakmadı," diye hazin hazin ağlıyordu. Diğer ashabı kiram ise konuşamaz bir halde kalmışlardı.
Hazret-i Ömer, Peygamberin âhirete göç ettiğine inanamaz bir halde idi. Sonra Hazret-i Ebû Bekir gelip Hazret-i Peygamberin yanına girdi. Peygamberin pak cismini örten örtüyü kaldırdı ve o pak vücudu öptü. "Ey Peygamber, senin ölümün de hayatın gibi güzel!.." diye ağladı. Ehl-i Beyt'e teselli vermeğe çalıştı. Sonra Mescid-i şerife gidip minbere çıktı. İnsanlara şöyle hitab etti:
"Ey insanlar! Kim ki Hazret-i Muhammed'e inanıyorsa, bilsin ki, o vefat etti. Her kim Yüce Allah'a tapıyorsa, bilsin ki Allah hayat sahibidir, ölmez." Sonra hiç bir peygamberin dünyada ebedî olarak kalmadığını söyledi. Dinlerinden döneceklerin asla Allah'a zarar veremeyeceklerini, İslâm dininde sebat göstereceklerin mükâfata kavuşacaklarını açıklayarak ashab-ı kiramın kendilerine gelmesini sağladı.
Ashab-ı kiramın bütün seçkinlerini Beni Saide'nin, sofasında topladılar. Biraz münakaşadan sonra Ebû Bekir Hazretleri ittifakla Hazret-i Peygambere halife seçildi. Ondan sonra Peygamber Efendimizin techiz ve tekfini tamamlanarak hastalığında yatmış olduğu hücrede (odada) gömüldü. Önce Hazret-i Peygamberin Ehl-i Beyt'i, sonra diğer erkekler, kadınlar, gençler ve köleler takım takım gelip teker teker namazını kıldılar. Vakit uzadı, ancak çarşamba gecesi seher vaktinde mübarek kabrine konularak saadet bahçesine gömüldü.
Allah'ın yardımı, mü'minlerin bağlılık ve teslimetleri her zaman O'nun ve O'nun yolunda gidenlerin üzerine olsun.
|
|
|
|
|